Kaybolan Diller

Her dilin bir milleti ifade ettiği şüphesizdir ve her dil doğduğu toprakları yansıtır. Ulusların kültürleri, yaşam biçimleri, adetleri ile şekillenir. Kültür ve dil ilişkisini en iyi biçimde gördüğümüz yerlerden biri şiirlerdir. Şiirler orijinal dillerinde olduğu gibi yüzde yüz gerçek olanı ifade edemiyorsa bunun tek sebebi okuyucunun o dilin ulusu olmayışıdır.

Bu yüzden bir ulusun var olması için sağlam bir dil yapısının olması gerekir. Aksi takdirde dille birlikte insanların örf ve adetleri, kültürleri de yok olup gider. Bu denli önem taşıyan bir konu hakkında bazı kurum ve kuruluşların var olması şaşırtıcı olmayacaktır. Bu kuruluşlar dillerin var olması için çalışmalar yürütmektedir.

Türkiye’de yok olmak üzere olan, yok olan bazı dillere geçmeden önce UNESCO’nun, bir dilin ne derece tehlike altında olduğunu sınıflandırmak için kullandığı dokuz ölçütü inceleyelim:

  • Dilin kuşaktan kuşağa aktarılması
  • Dili konuşan kişi sayısı
  • Dili konuşanların toplam nüfusa oranı
  • Dilin kullanım alanlarında değişiklikler
  • Yeni alanlara ve ortamlara dilin tepkisi
  • Dilin öğrenilmesi, o dilde okuma yazma öğrenilmesi için gerekli materyallerin varlığı
  • Devletlerin ve kurumların tutum ve politikaları, dilin resmi durumu ve kullanımı
  • Toplumun bireylerinin kendi dillerine yönelik tutumu
  • Dille ilgili var olan belgelerin miktarı ve niteliği.

 

Türkiye’de Kayıp Diller

Türkiye’de tamamen kaybolan 3 dil vardır; Kapadokya Yunancası, Mlahso ve Ubıhça. Kapadokya Yunancası nereye ait olduğuna dair ipuçları verirken, Mlahso ve Ubıhça çoğumuzun çok az duyduğu iki önemli dildir. Mlahso Diyarbakır’ın Lice ilçesinde konuşulmaktaydı. Ubıhça ise Karadeniz kıyılarında doğmuş bir dildir. Kaybolmaya yakın dillere ise Lazca, Hemşince, Zazaca ve Ermenice’yi örnek gösterebiliriz. Bir dilin kaybolmaması için ne yapmalıyız sorusunun cevabı için UNESCO’nun ölçütleri olan maddelerin birine dikkat çekebiliriz: “Konuşan kişi sayısı.”

Dünya üzerinde konuşulan 6 bin dil olduğu tahmin edilmektedir. Çoğu yerel olmak üzere bu rakamın yarısı yok olmak üzeredir. Bir ulusun kendi dilini koruyabilmesi ve bildiklerini sonraki kuşaklara aktarılabilmesi için bulunduğu toprakların, farklılıklara açık olması ve diğer dillere “zenginlik” olarak bakması gerekir.

Bu da genellikle gelişmiş ve çok uluslu ülkelerde mümkün olur. Dilin korunması için en önemli etkenlerden biri de eğitim sistemidir. Azınlık dillerinin de müfredatlarda yer alması ve azınlık uluslarının ana dillerinde eğitim görmesi dilin yaşama süresini artıracaktır. Eğitimin öneminden bahsederken, eğitimin başladığı yeri de vurgulamak gerekir; Aile, ebeveynlerin çocuklarına öz dillerini aktardıkları ilk ortamdır. Bu yüzden anne ve babalar çocukları ile iletişim kurarken ana dillerine bağlı kalmaya önem vermelidir.

“ Dille ilgili var olan belgelerin miktarı ve niteliği.”

UNESCO ölçütlerinden diğer bir önemli madde ise dile dair materyallerdir. Bu konuda bilgilerinden ve tecrübelerinden emin olan uzmanlar, bildiklerini somut bir hale getirirse, kaybolmak üzere olan azınlık dillerinin yaşam süresi uzayabilir. Ana dilinden haberdar olmayan ve bulunduğu ülkenin resmi dilini öğrenerek gelişen birey, ana diliyle ilgili verilere ulaşmak istediği zaman güvenilir kaynaklardan yararlanmalıdır. Kendi öğrendiklerini de yazı, fotoğraf gibi maddi kaynaklara aktarırsa, bir sonraki kuşağa faydalı olacağı kesin olur diyebiliriz.

Kişi sayısı bakımından az konuşulan diller, bu dilleri konuşan bireylerin çalışmaları ve gayreti sayesinde ayakta kalacaktır. Sadece bulunduğumuz ülkenin resmi dilini öğrenip, kaybolmak üzere olan ana dilimizi göz ardı edersek, dünyada binlerce dil yok olmaya büyük bir hızla devam edecektir.

Yazar Hakkında:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir